|
Çocukluk yıllarımızda ramazanlar daha başkaydı. O yıllar fakirlik yıllarıydı. Şimdi kullandığımız beyaz un ancak ramazan aylarında alınabilir ve yenebilirdi. Ramazan ayında annemizin açtığı çörekleri daha sacdan iner inmez kapış kapış alır, onu ağabeyimle ve ablamla afiyetle yerdik. Şeker ancak ramazanda eve gelirdi. Onun dışında zaten çitte çubukta ne varsa iktifa edilirdi, dışardan alınan bir şey yoktu. Tuzu saymıyorum çünkü onsuz hayat düşünülemezdi. Çitimizde yetişen envai çeşit sebze annemin ellerinde lezzetli yiyecekler olurdu. Baba annemin beyaz undan yaptığı değirmiler ve cırıttamaların tadına doyum olmazdı. Biz eskilerin o yokluk yıllarına rastlamadık, Allah’a şükür. Bizim zamanımızda mısır unundan yapılan ekmekler sacda pişirilir, sacın altında kenarları ateşte kızartılırdı. Ahırda ineklerimiz olur, onun sütü, yoğurdu ve ayranı bizim için çok lezzetli yiyecekler olarak sofraya gelirdi. Yoğurdun yayılmasıyla elde edilen tereyağı ve ayran ise apayrı lezzetler olarak belleğimizde yer ederdi. Bir bazlama ekmek ve yanında bir şişe ayran dağda inek otlatırken bizim için bulunmaz nimetlerdi. Şimdiki çocuklar ayran ve tereyağından bihaberler. Çitimizde yetişen sebzeler arasında pancar(kara lahana) bizim en önemli yiyeceğimizdi. Pancar çorbası yanında yapılan ana maddesi mısırdan yapılan yarma veya bulgur olan sarma ve dible herkesin kendisinin yaptığı bağırsak yağından tuzlama ile ne kadar lezzetli olurdu, bir bilseniz.
Ramazan dedik nerelere gittik. O yıllarda ramazan ve kurban bayramlarını ne yazık ki zor hatırlıyorum. Ancak hatırladığım kadarıyla ben biraz anaç büyümüştüm. Bayramda anamın yanından ayrılmaz, o nereye giderse ben de oraya giderdim. Anam köyümüzün bir diğer tarafından gelin geldiği için önce anasının babasının yanına gider, onlarla bayramlaşırdı. Yol olmadığından daracık patikalardan ve Karadeniz’in engebeli arazisinde bir bayramda kilometrelerce yol gidilir, saatlerce köy dolaşılır, yaşlıların ellerinden öpülürdü. Halam evliydi ve evi anneannemlerin evine yakındı. Köyde başka eğlence olmadığından halamların evinin önünde bulunan armut ağacığa halatlar atılır, köylüler kadınlı erkekli o ağaçta sallanırlardı. O kadar sallanılırdı ki ben bakmaya bile korkardım. Hemen o ağacın sağ tarafında bulunan evde oturan anneannem bizi görünce sevinir ve dedeme mevsimine göre bize meyve vermesini söylerdi. Dedem de gaydalanarak biline sardığı kuşağın içinde çıkardığı anahtarla mazuya gider bize oradan bulduğu yaş veya kuru meyvelerden ikram ederdi.
Camide kılınan bayram namazından sonra insanlar uzun bayramlaşma kuyrukları oluşturur, o bitince de yaşlıların ellerinden öpülmek üzere evlere dağılınırdı. Evlerde bir gece önceden hazırlanan mısır unundan yapılmış helva gelenlere ikram edilirdi. Hazırlanan sofralara biri gelir diğeri giderdi. Mevsimine göre elde bulunan yiyecekler sofraya çıkarılır ancak çeşitler maalesef bir ikiyi geçmezdi. Pancar çorbası, yoğurt veya ayran, belki çörek kızartması. Tatlı niyetine de mısır unundan yapılmış helva.
İlkokulu bitirip İstanbul’a gittikten sonra yazları hep köye gelmiştim ama bu seneye kadar yaza rastlayan bayramlarda hep İstanbul’da olmuştum. İstanbul’da anadan ve babadan uzakta, çoğu zaman anne köyde baba yurtdışında geçen bayramlar ne kadar yavanmış meğer. Üç bayramdır babadan da mahrum geçen bayramdan sonra köyde geçen bu bayram, hakikaten çok coşkulu geçti. Köye fındık için gelenler yanında bayram için de gelenler olunca bayram coşkusu bütün köyü sardı. Köyün nüfusu birden bire dörde beşe katlanıverdi. Köyümüzde bulunan üç cami yanında bir de mescitte kılınan bayram namazında içeri sığmayan cemaat sokaklarda namaz kılmak zorunda kaldı. Namaz sonrası bayramlaşmak için geniş halkalar oluşturan cemaat saatlerce bayramlaştı. Küçüklerin gözlerinden büyüklerin ellerinden öpen yüzlerce insan daha sonra bütün bir köyü baştan başa bayramlaşmak için dolaştı.
Allah bu coşkuyu hep daim etsin, başka ne denebilir ki!... |
||
|
|






























